Askıda Kalan Tekinsizlik

November 12, 2016

 

Maruz kaldığımız yahut irademizle, dikkatimizi vakfederek izlediğimiz ve etkilendiğimiz sanat eserlerinin, iyi yazılmış romanların, kuvvetli şiirlerin, muazzam bestelerin, çarpıcı resimlerin ortak bir niteliği var: Bizi, duygulanımımızı, kendi evrenlerine davet etme gücüne sahip olmaları. Evrenden kastım salt biçimsel bir tutarlık, kompozisyonel zarafet, parçaların akrabalığı gibi pozitif nitelikler değil. Kimi vakalarda, sanat eserleri, gösterdikleri kadar sakladıklarıyla da kuvvetlenen okunaksızlıklarıyla, iradi dağınıklıklarıyla, coşkulu bir çeşitlilikle de evrenlerini kurabiliyorlar.

 

Tuba Korkmaz’ın Hiç: Nefsin Kral ve Kraliçelerine serisi, pek çok karşıtlığı vücuda getiriyor ve tam da olduğu, olması gerektiği gibi, onları çözümsüz bırakıyor. Sözgelimi, her bir iş adlarıyla izleyiciyi hayli tanıdık bir ahlak alanına çekmesine karşın, tekinsizlikle damgalanmış halde. Sözgelimi, serinin adında yok edilen Nefs, aynı anda kategorilere ayrılarak yeniden inşa ediliyor. Sözgelimi, tahtlar ve taçların işaret ettiği seçkinlik ve kategorilerin gönderme yaptığı idealler, figürlerin marazlı bedenlerinde dünyanın kaçınılmaz kusurluluğunun içine gömülüyorlar. Sözgelimi, desenlerinden ve heykellerinden hemen anlaşılabileceği gibi anatomi hususunda hayli marifetli sanatçı, yeteneğini mükemmel formlara tahvil etmek yerine bozulmuş, deforme edilmiş, eksiltilmiş bedenleri önümüze birer soru işareti olarak koyuyor.

 

Sıradan, suya sabuna dokunmayan bir sanat eleştirisi bakışı, bu heykellerin güzellik fikrine içeriden bir saldırı olduğunu tespit etmekle yetinebilir. Bana kalırsa Korkmaz’ın izleyicilere (ve kuvvetle muhtemel, daha çok kendisine) yönelttiği çok katmanlı soruya daha inceltilmiş bir dikkatle bakmak gerek; ta ki bu serinin, bu kompozisyonun, bu adların gizlediği şeyler belirene dek. Bu da ancak karşıtlıklar üzerine düşünmeyi, karşıtlıkları bir araya getiren halet-i ruhiyeyi, ona içkin ve görünmez olmaya direnen arızayı hissetmeyi deneyerek becerilebilir.

 

Tekinsizlik belli ki alışkın olmadığımız bedensel biçimlerin bir süre sonra kanıksanacak denli tekrarlanması ile kurulmuş. İzlemeye devam ettikçe bu bedenlerin mümkün bedenler olduğunu hissedebilir, onlara alışabilir; barındırdıkları kösnüllüğü, erdem ve erdemsizlikleri, duygulanımları kavrayabilir izleyici. Ne ki Korkmaz’ın örtük derdi, tekinsiz biçimleri tanıdık kılmakla sınırlı kalmıyor. Şuurlu yahut şuursuz bir manevrayla bu bedenler sembolik düzenin en prestijli kelimeleriyle ilişkilendirilerek olumlanmanın ötesinde bir yere taşınıyorlar. Belki de Korkmaz’ın Hiç için kurduğu evrenin anahtarı burada: Marazın tekrar edilmesinin ve yüceltilmesinin bir araya gelmesinde.

 

Psikanalizin travma analizi, çizgisel bir zamanı ve tüm adımlarıyla takip edilemese de düzenli işleyen bir semiyolojiyi, bir tercüme faaliyetini varsayar: Bir zamanlar gerçekleşen yıkıcı vaka, çok sonradan bedensel ve dilsel takıntılara ve karmaşalara tercüme edilir. Semptom, travmanın uzak bir sonucu olarak okunur. Halbuki bu teleolojik yorumun sınırlayıcılığından kurtulunca, herşeyin mümkün ve muteber olduğu sürekli bir kriz ve sürekli mücadele dünyasının kapıları açılır: Travma her zaman şimdide ve buradadır, geçmişte kalmamıştır, her bir an yepyeni biçimlerle işlenir ve yeniden üretilir. Yıkıcı vaka ile, yahut onun hatırasıyla her karşılaşma, muazzam ve tükenmez bir üretimi mümkün kılar. Bence Korkmaz, Hiç’teki başarısı, diğer işlerinde olduğu gibi bu zor karşılaşmaya cesaretle atılmasında, sonra da cesaretiyle çelişen bir biçimde sıradanlaştırma, bastırma, örtme faaliyetiyle bu zorluğu askıda bırakacak şekilde ertelemesinde.

 

Erteleme ve çözüme erdirmeme hiç de kötü bir şey değil, bilakis Korkmaz’ın tekinsiz üretiminin Hiç’ten sonra da olanca etkileyiciliğiyle sürebilmesinin bir koşulu. Korkmaz’ın kendi sağaltımını kendi üretiminde bulan terapisi, dünyanın her halini olumlayan lezzetli bir tuhaflığı durmaksızın örüyor.

 

 

Please reload

This site was designed with the
.com
website builder. Create your website today.
Start Now